Adana escort Alanya escort Anadolu yakası escort ankara escort Antalya escort Ataköy escort Avcılar escort Avrupa yakası escort Bahçelievler escort Bahçeşehir escort Bakırköy escort Başiktaş escort Beylikdüzü escort Bodrum escort Bursa escort Denizli escort Diyarbakır escort Esenyurt escort Eskişehir escort Etiler escort Fatih escort Gazinatep escort Halkalı escort istanbul escort İzmir escort İzmit escort Kadıköy escort Kayseri escort Kocaeli escort Konya escort Kurtköy escort Kuşadası escort Malatya escort Maltepe escort Mecidiyeköy escort Mersin escort Nişantaşı escort Pendik escort Muratpaşa escort Şirinevler escort Şişli escort Taksim escort Ümraniye escort ataşehir escort kartal escort
22 Şubat 2025 - Cumartesi

HAYAT

Hayat dediğimiz nedir ki; Bir varmışla bir yok muşun arasında geçen kısacık bir hikâye…

Yazar - Ömer Sabri KURŞUN
Okuma Süresi: 10 dk.
127 okunma
Ömer Sabri KURŞUN

Ömer Sabri KURŞUN

-
Google News
 
HAYAT
"Hayat, bir kaldırımın kenarında yürümek gibi bir şey… Hep dengede olmak durumunda insan… Ahireti ile dünyasını, kendisi ile çevresini, geleceği ile geçmişini, planları ile hayal kırıklıklarını, kızgınlığı ile sevincini, hayalleri ile mevcudunu ve daha pek çok şeyi her daim gözetmesi gerekiyor..."
Hayat dediğimiz nedir ki; Bir varmışla bir yok muşun arasında geçen kısacık bir hikâye…
O nedenle insanoğlu;
Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat! İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için! Başkasının yerine koyabilmeli kendini; ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli! Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!..
Hayat, biraz da arkada iz bırakabilme sevdasının adı olsa gerek.
Bâki ne demiş Gazel şiirinde; “Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.”
Ama “bir sedâ bırakma” işi, sanıldığından daha zor galiba. Çünkü niceleri geldiler ve ne işler gördüler; sonunda göçüp gittiler. Ama geride onlardan hiçbir iz kalmadı. Diğer taraftan, sesi yükselterek baskın çıkmaktansa, sözü yükselterek kabul görmenin daha erdemli bir tavır olduğunu ve hayatta sadece bunun mücadelesini vermenin gerektiğini herkes kabul edecektir.
Ama insan nefsi, güzelliği sessizce ifade etmeyi, iş yapmayı, görünmeden değer katmayı bir türlü benimseyemiyor. Sürekli bir görünürlük kazanma hırsı var onda. Her gün yeni maske takarak yepyeni bir mekânda olmayı istiyor. İstiyor ki, herkes dünyada sadece kendisi/o varmış gibi davransın; o geçerken trafik dursun, tren onu beklesin, fırıncı ekmeğini o gelmeden çıkarmasın, herkes onu sürekli olarak taltif etsin, zaman onun için aksın. Olmadı ve olmayacak.
Bu olmamanın yıpranmışlığı ise hırçınlık şeklinde tezahür ediyor kimilerinde ve ses yükseliyor. Yani hayatın anlamının bir veçhesini teşkil eden “arkada iz bırakabilme sevdası”, sözün kalitesini yükseltme ve kelâm eyleme imkânı böylece ortadan kalkıyor; söz gürültüye karışmak suretiyle kelâm olamadan silinip gidiyor hafızadan, kâğıttan...
Kalanlar/sonsuz olanlar ise çığlık atarken dahi edebi elden bırakmayanlardır…
Hayat dediğin ne ki? Buraya ait değilsin işte, anlasana! Nefesini ne kadar tutabilirsin ki suyun altında? Ya da bir balık ne kadar yaşayabilir karada? Niye inleyemez oldun sazlıktan ayrıldığın halde? Niye şeb-i arûs - Hakk'a vuslat -diye bakmıyorsun son anına? Sen deryayı karıştırmışsın dere suyuyla; kevser havzı- cennetteki kutsal havuz- sanmışsın baraj sularını; kanla beslenen bebek misali mutlaklaştırmışsın yakınında olanı, dünyanı… Ama yanlış. Unuttukların tam da kucaklanası şeylerdi bir bilsen. Aslında sen tam olarak yolcusun! Yolcu gibi davransan ya, bıraksan ya lüzumsuz yüklerini… Uzat elini haydi göklere, kocaman adımlar gerek sana…
Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da, o dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı. Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa, değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri; küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; gördüğünü hissedebilmeli!..
Şu; adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; sevgisiz, soysuz kalarak! Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine... Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını... Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda; öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!..
Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi; ama kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin; zaman bulabilsin; bir teşekkür, bir elveda için... Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten…
Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği; bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli!..
Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için kaçırmamalı! Çünkü hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların; merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
“Çevrendeki insanlar seni tutum ve davranışların ile değerlendirir. Altından bir kalbin olabilir. Fakat sen bunu davranış diliyle ortaya koymazsan, başkalarının seni bakır sanmasını engelleyemezsin.”
Sonsuzluk arayışı değil mi insanı sürekli olarak yakıp kavuran? Hep ötelere uzanma, kalıplarından kurtulma, gerçekliği yakalama derdi değil mi onu buncasına huzursuz eden? Galiba evet. Fâni olmayı bir türlü kabullenemiyor insan. Ötelere uzanmak istiyor. Ancak yetiştiği sosyal çevre ve alışkanlıklarına, gerekli enstrümanlardan yoksun oluşu da ekleniyor. Bu durum onu gitgide hırçınlaştırıyor. Sonunda ise kapıları sonuna kadar kapıyor ve olanca enerjisini anına/dünyasına teksif ediyor. Böylece eritince nefeslerini, daha da siliniyor aslında ince ince kazınması gereken yerlerden.
O nedenle ki şöyle düşün dostum yaşarken;
Hayat dediğin nedir ki?.. Sevmek için çok uzun, yaşamak içinse çok kısa
Tıpkı ateş alevi gibi…
Ne elle tutulur, ne kalpte taşınır… Yakınlarına gelince ancak acı ile hisseder ve yaşarsın.
Anlarsın ki boşmuş dünyada her şey. Her şeye geç kalırsın ve giderken, Yunus Emre’nin şu sözünü anımsarsın ”Yaratılanı severim Yaradandan ötürü...” Yani diyor ki bizlere Yunus; bizlere Yaradan’ın Yarattığı her şeye hoşgörü ile yaklaşmamızı tavsiye ediyor. Yaradanın yaratmaya değer kıldığı hiçbir şeyi bizlerin hakir görme yargılama hakkı yoktur.
Yaşadığın şu dünyada, bulunduğun yerde Şehrül Emin - emin kişi, güvenilir, özü sözü bir insan- olmanın şartlarından birisi, belki de en önemlisi hoşgörü ve tevazudur.
Kendini ne kadar tanır insan? Bilir mi hakikatini? Bilgili olmaktan ötedir bilgelik makamı. İnsan önce kendini tanıyarak varır, bilgeliğine. Bilginin kudretini, kullanabilenlerdir bilgelik yolcuları. Bu yolculuğa çıkanlar tevazu bilinciyle yürürler, bilginin yolunda hakikat arayışlarına. Kendini bilen insan değerinin farkındadır ve alçakgönüllülük erdemiyle yol alır. Tevazu bilinciyle yükseltir, kendinden kendini bilgelik mertebesine ve hakikat arayışıyla yol alır, özüne. Hayatın aslolan amacına, tekâmülüne varır hakkınca. İnsanın özü birbirine dikkat etmek, sevmek, sarmalamak değil midir? İnsan olmak yaratılanın en üstünü, zeki varlık olmak ise, gözden kaçırdığımız bazı şeyler var demektir. İnsanoğlu neden tek olsun ki? Öyleyse nedir seni bir diğerinden farklı kılan? Sevgiyi hak etmeyene veririz, hak edeni bu duygudan mahrum kılarız, hele kuşkular, şüpheler, acabalar, beyin muhasebeye tutuştu mu çık çıkabilirsen, hepimiz insanız dilimiz, rengimiz, tenimiz, farklılıklarımız, farkındalıklarımız, örf ve adetlerimiz, yani hepimiz aynı mozaiğin parçası değil miyiz? Neden var etmiştir Yüce Rabbimiz kalbimizde sevgiyi düşünmez miyiz bu en mükemmel duyguyu. Düşünmediğimiz için mi atarız yok sayarız kalbimizden sevgiyi. Yapma etme kardeşim yok etme o masum ve güzeller güzeli sevgiyi yüreğinden. O bir cennet bahçesidir sevdikçe büyür o bahçe. Hepimiz yaratılmışız eşit haklarla doğduk anamızdan bu dünyaya.
“Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” demiştir Mevlana Hazretler…
İşte o zaman unutma ey insan!.. Hepimiz Mevlana torunuyuz.
Ve sen ey yaratılmış; işte vakit o vakittir; geç kaldığını anlar sevmediğine pişman olursun…
Hareket saati belli olmayan bir yolcuyuz bu hayatta. İnsanları kırmayın, kıymet bilin.
Keşke bazı şeylerin değerini ve sevmeyi, kaybetmeden bilmeyi öğrense insanlar…
Sevgi dolu, umut dolu hayatı sevin…___ Sevin, sevilin, hayat sevince güzel ve unutmayalım ki; ; atalarımızdan emanet aldığımız bu Vatanın sahipleri yalnızca bu Vatanı karşılıksız seve bilenlerdir…
Güne katılacak en güzel şey sevgidir diyerek sevgilerin en güzeli ile gününüz hep aydınlık’ olsun…
Mutlu ve umutlu, acısız, gözyaşsız günler dilerim. Gönül soframdan gönül sofranıza muhabbet olsun…
Hoş kalın, hoşça kalın, sevgi ve muhabbetle hep dostça kalın, bir gün, bir yerlerde görüşmek ümidiyle…
#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.